Kontrolün Yanılsaması Üzerine Bir Selamlama
Bir dönem vardı ki, akademik dünyanın dinginliğinde, her olayın neden-sonuç zincirinin titizlikle kurabileceğine inanılırdı. Sanki her şey, iyi yazılmış bir romanın sayfaları gibi düzenliydi; karakterler belirlenmişti, olay örgüsü kusursuz bir akışla ilerliyordu. Biz eğitimciler olarak bunu çok severdik zaten; her kavramın bir temeli, her olgunun sağlam bir dayanağı vardır diye düşünürdük. Sanki büyük teoriler, hayatın da bu türden bir disiplinle yaşanabileceği yanılgısını besliyordu. Ancak sahaya, yani bu ülkenin çalkantılı sosyo-politik gerçekliğine ayak bastığınızda, o narin akademik balonun gerçeğin sert rüzgârıyla çatırdayarak yere inmesini izlemek zorunda kalıyorsunuz. İşte bu çöküş anları üzerine, yıllar sonra bile olsa dönüp baktığımda "Ah, şunu bu kadar katı düşünmüşüm galiba," dediğim türden bir muhasebe tutuyorum.
Benim ilk büyük yanılgım, belki de benim gibi geçmişine saygı duyan bir kesimin ortak hastalığıdır: her şeyin ulaşılabilir bir haritası vardır algısı. Siz, genç olanın o ilk heyecanıyla dünyaya bakar ya da benim gibi eski kafalı bir öğretmen, sistemin kusursuz çalıştığına inanır ya; oysa hayat, o karmaşık makine parçalarından oluşan büyük bir saat gibi değildir. Daha çok, sürekli değişen mevsimlere uyum sağlamak zorunda olan bilinmeyen bir okyanus akıntıları gibidir.
Geçmişte, özellikle ekonomik dönüşümlerin sancılarını izlerken bu yanılgım belirgindi. Bir kurumsal yapının, bir piyasa döngüsünün veya siyasi ittifakın belirli bir noktadan sonra doğal olarak eski haline dönmesi gerektiğini düşünürdüm. Bir tür "normalliğe dönüş" beklentisi vardı. Sanki bu gelgitler, bir nehir gibi belli bir yatağa sadık kalacaktı. Fakat gördüğünüz gibi değildir. Bir çatlak oluştuğunda, o çatlak basitçe kapanmıyor; oradan yeni ve öngörülemez bir ekosistem doğuyor. Orijinal yatağı bile, bu yeni akışın sadece başlangıç noktası oluyor.
Bu durum, insan davranışına uyarladığımda daha da acı verici geliyor. "İnsan doğası sabittir," diye düşünürdüm gençlik yıllarımda. Bu sabit yapı, politikalarla veya ekonomik krizlerle test edildiğinde, arada tuttuğum sağlam çelik gibi değil, incecik bir buz tabakasıymış. Mikro-ikna, mikro-sürtüşme, en küçük sosyal ayrıntılar birikip o büyük değişim rüzgârını oluştururken, ben hep makro ölçekte, büyük resmi görmeye çalışıp göreceli detayların bu yıkıcı gücünü hafife alıyordum. Bu, benim büyük bir aceleciliğim ve aynı zamanda basitleştirme eğilimimle ilgiliydi sanırım.
Şimdi ise durumu kabul ettim: Sistemler katmanlıdır, ve en altındaki katman her zaman hareket halindedir. O gördüğünüz sakin görünen yüzey, buzdağının tepesi değil; okyanusun kendi derinliklerindeki sürekli hareketin sadece en üstteki, gözle görülür olan kısmıdır. Benim görevim bu sonuca varmaktı: Okumak, sadece olguyu kaydetmek değil, aynı zamanda bu olgunun neden o hali aldığını en küçük parçasına kadar sorgulamak. Ve bazen, bu parçaların birbirine bağlanma biçiminin benim ilk tasarladığım senaryodan ne kadar uzak olduğunu idrak etmek gerekiyor. Bu farkındalık, kafeinle ayakta kalmaya çalıştığım bu görevimde benim için hem bir rahatlama kaynağı hem de bitmeyen bir ders kitabı oldu.