Pencereden Gelen Sesler ve Büyük Resmin Parçaları
Merzifon'dan bu büyük şehrin kalbine gelene kadar, her şey sanki bir sonraki adımın öngörülemez olduğu o garip öğrenci zihninin hesaplamasına bağlıydı. Oysa hayat, en büyük derslerini genellikle en az öngördüğün, en alakasız görünen anlarda veriyor. İşte bu sabah da tam olarak böyle bir kesişim yaşadım. Oturduğum bu pencere, sadece dışarıdaki Ankara gri tonlarını değil, aynı zamanda zihnimdeki yılların birikmiş uğultusunu da filtreliyor gibiydi.
Geçenlerde, yazın o uzun, kavurucu öğleden sonrası gibiydi. Üniversitedeki gençlik yıllarımın telaşı vardı havada, bir yandan da memleketin o kendine has, yavaş ritmini taşıyan bir melankoli. O zamanlar bizler, her şeyin bir sebep-sonuç zinciri içinde olduğundan emin olmak isterdik. Bir öğretmenin görevi de buydu sanki; kaosu düzene sokmak, her olayın bir mantığı olduğunu göstermek. Her şeyi formüle etmeye, her türlü sapmayı bir hata gibi görüp düzeltmeye eğilimliydik. Bu, belli bir disiplinin gereğidir belki ama yaşamın sunduğu en büyük yanılgıdır da bu olabilir.
Sonra bu şehre, bu büyük değişim sürecinin tam ortasına geldiğimde, o katı mantığın duvarları çatlamaya başladı. Yeni bir sistem kurmaya çalışmak, her düğümü çözüp onu bir ağaca benzetmek gibiydi. Oysa gerçeklik, bazen o ağaç değildir; o, sürekli değişen, yere düşen her bir yaprağın birbirinden bağımsız birer hikaye anlatmasıdır.
Bu sabah da tam olarak böyle bir sahne vardı. Binanın alt katlarından gelen, kimin ne olduğunu bilmediğim, ritmik bir çarpma sesi vardı. Önce sadece bir gürültüydü; üstüme bir uğultu çöktü. "Bu da ne şimdi?" diye düşündüm. Bir mühendis gibi, bu sesin geldiği kaynağı, enerjisini, mekaniğini anlamaya çalıştım. Bir ders defterindeki düzensiz bir çizim gibiydi, sanki onu hatalı bulacaktım.
Fakat o ses devam etti. Hiçbir garip bir mekanizması, belirli bir desenle gelmiyordu. Sanki birbirinden bağımsız birkaç küçük olay, mekânsal ve zamansal olarak birbirine çarpmışlardı. Önce sinirlendim, sonra bu tahammülsüzlüğe yenilip, o sesin içinde bir melodi aramaya başladım. Ve işte o an oldu. O düzensiz, beklenmedik seslerin birleşimi, sanki uzun zamandır aradığım o eserin en doğal, en otantik nüansıydı.
Bu beni geçmişteki o katı, her şeyi açıklama zorunluluğunda olan benliğime götürdü. Oysa hayatın güzelliği de, o zoraki olarak düzene sokmaya çalıştığımız karmaşıklıkta değil; o sesin, hiçbir şeyin mükemmel bir sebebi varmış gibi gelmediği, sadece olduğu anın kendi başına sahip olduğu o anlık kabulle yatıyor.
Bazen sadece dinlemek gerekir. Sesin kaynağını bulmaya çalışmak yerine, onunla beraber var olmaya çalışmak. Belki de büyük resmi göreceğimiz an, büyük bir formül yazmaya çalıştığımız o an değil de, kaosu sadece sakinlikle dinlediğimiz o kırılgan boşluktadır. Her şey, dediğiniz gibi, bir ritmin ardında olabilir; fakat o ritmin, bizim bildiğimiz gibi düzenli olması gerekmez.