Merzifon'dan Ankara'ya Tartışmalar

Murat Bilge:~$ cat posts/Rastlantıyı Kutsallıkla Karıştırmak: Yanılgının Mimariyi Aşındırması.md

Rastlantıyı Kutsallıkla Karıştırmak: Yanılgının Mimariyi Aşındırması

İnsan zihninin en büyük düşmanı, kuşkusuz ki tamamlanmamış bir hikaye anlatma dürtüsüdür. Var olan kaosu, kusursuz bir plana indirgeme çabasıdır bu. Bir öğleden sonra, o tanıdık Ankara gri gökyüzünün altında, bir fincan demlenmiş siyah çayın buharına bakarken üzerimdeki bu eski düşünce yine kendini gösterdi: "Her şey bir sebebi vardır." Bu iddia, başlangıçta kulağa derin, felsefi bir hakikat gibi geliyor kulağa; zira bizler, olayları neden-sonuç zincirleriyle anlamlandırma konusunda doğuştan bir eğilime sahibiz. Oysa bu zorlama uyum arayışı, bazen en sağlam yapıların bile çökmesine neden olan ince bir çatlak olabilir.

Yaşadığımız bu karmaşık çağda, her olayın büyük bir kozmik mekanizmanın dişlileri gibi döngüye girdiğine inanmak caziptir. Sanki hayat, devasa bir saat mekanizmasıdır ve bizim deneyimlerimiz de o kurumlardan biridir. Eğer her şeyin bir nedeni varsa, o zaman en küçük bir yanlış ayar bile tüm sistemi çökertebilir. Bu mantık, büyük resmi görme arzumuzun doğurduğu zarif bir yanılsama gibi görünüyor. Bizler, ortadaki kaosu görmek yerine, sadece o kaosu birbirine bağlayan bir hikaye uydurarak huzur bulmaya çalışıyoruz.

Büyük Hikâyenin Gölgesinde Kalan Detaylar

Sorun, bu büyük anlatıyı kurduğumuz biçimde yatıyor. Bizler, birbiriyle ilişkili gibi görünen olayları, bilmeden birbiriyle ilişkilendiriyoruz. Birbirinden binlerce kilometre uzakta gerçekleşen, farklı ekonomik döngülere, toplumsal değişimlere hizmet eden iki olayı, sanki bilinçli bir komplo ya da tek bir büyük oyunun parçasıymış gibi bir araya getiriyoruz. Bu, entelektüel bir kibirdir diyebilirim. Sanki okuduğumuz bir tarih kitabındaki iki ayrı pasajı, modern siyasi gerilimlerle eşleştirdiğimizde, aslında her iki olayın da bağımsız gelişim gösterdiği gerçeğini görmezden geliyoruz.

Geçmişten günümüze kurduğumuz bu zoraki köprüler, bazen bizi hakikate götürür; bazen de bizi, henüz oluşmamış bir kurgunun kurbanı yapar. Bir ortaokul öğrencisine, bir olayın neden-sonucunu mükemmel bir simetriyle açıklamamı istediklerinde, o mükemmel simetriyi sunma baskısı altına giriyorum. Oysa hayatın güzelliği, o simetriyi bulmaya çalışırken kaybolan o kusurlu, eşleşmeyen parçalarda yatıyor olabilir mi? Belki de olaylar, ardışık gelirler, ancak yan yana dizildiğinde bütün bir tablo oluşturur; bu, bütünün parçaların ötesinde değil, parçaların kendi varoluş biçimindedir.

Bu yüzden, o büyük "Neden?" sorusunu sorarken biraz temkinli olmak gerekiyor. Her şeyi kapsayan tek bir merkeze ulaşma takıntısı, dikkatimizi anlık, yaşayan olanın kendisinden uzaklaştırıyor. Bizim görevimiz, o karmaşık düğümü çözmek değil; tıpkı eski bir el yazması gibi, her bir mürekkep lekesini, her bir yıpranmış sayfayı sabırla okuyup, o anki durumunu takdir etmek olmalı. Ve bu takdir, bazen de hiçbir büyük anlatıya sığmayan, sadece olduğu gibi duran bir rastlantının ağırlığını kabul etmekle başlar.